Actions

Work Header

Soror

Summary:

Artemis başını salladı. “Oğlunu sana getireceğim, merak etme. Sen gönül rahatlığıyla kardeşlerinin yanına git. Arkadya’ya döndüğünde oğlunla yanında olucam.”
O günün üzerinden sadece bir gün geçmişti. Artemis uyandığında aklına gelen ilk şey ‘Hermes’ oldu. Bebeği alıp annesine geri götürmesi gerekiyordu. Zavallı Maia endişe içindeydi ve Olimpos’a gelse bile hermes’i görememişti etrafta.

Work Text:

Hermes ve Apollon Olimpos’a geri döndüğünde ikiside birbirinden memnundu. Hermes Apollon’u yatıştırmak için ona Lir’i vermişti ve Apollon ise ona Kadüse’yi vermişti karşılığında. İki kardeş konuşurken Artemis Maia’nın yanındaydı. 

“Sonunda Olympos’a geldin demek? Çok sevindim Maia.” Dedi Artemis.

Maia utangaç bir şekilde bir eliyle diğer kolunu kavradı ve başını eğdi. “Oğlumu bulmak için buradayım. Olimpos’ta olmak beni rahatsız ediyor açıkçası…”

Artemis’in ağzı aralandı ama bir şey diyemedi bir an. “Burada yaşamayacak mısın? Neden ki? Hera dan mı korkuyorsun yoksa? Korkmana gerek yok Maia. anneme bir bak, kendisi Hera’nın türlü işkencelerine maruz kaldı ama şimdi Olimpos’ta mutlu mesut yaşıyor, hem hera seninle uğraşmadı bile— diğer kız kardeşlerin bile burada! Hesperidler.”    

“Biliyorum. Arkadya’ya dönmeden önce kardeşlerimi ziyaret edeceğim ama her ne olursa olsun ben buraya ait değilim. Aileme ters, eğer burada kalırsam onlara ihanet etmiş olurum.” Dedi Maia.

Artemis başını salladı. “Oğlunu sana getireceğim, merak etme. Sen gönül rahatlığıyla kardeşlerinin yanına git. Arkadya’ya döndüğünde oğlunla yanında olucam.”

O günün üzerinden sadece bir gün geçmişti. Artemis uyandığında aklına gelen ilk şey ‘Hermes’ oldu. Bebeği alıp annesine geri götürmesi gerekiyordu. Zavallı Maia endişe içindeydi ve Olimpos’a gelse bile hermes’i görememişti etrafta. 

Artemis Olimpos’ta geziyor her yerde küçük kardeşini arıyordu. 

“Nerde bu çocuk…” diye mırıldandı. 

Ellerinde kıyafetler taşıyan bir nimfa gördü ve yanına yaklaştı, “Maia’nın oğlunu gördün mü?” Diye sordu.

Nimfa ona Hermes’i güney de ki bahçede Apollon, Zeus ve Afrodit ile gördüğünü söyleyince Artemis başıyla onayladı ve bahçeye doğru yöneldi. 

Oraya vardığında Hermes yerde yatan Eros’un başında duruyor ve gülüyordu. Apollon duvara yaslanmış sessizce izliyor, Zeus ihtişamlı masanın bir sandalyesine oturmuş gülüyor, Afrodit ise dizlerinin üzene çökmüş bir şekilde Hermes’i övüyordu. 

Artemis ses yapmadan ikizinin yanına yerleşti ve olan biteni izlemeye başladı, “ne oluyor?” Diye sordu.

Apollon gözlerini Hermes’ten ayırmadan cevap verdi, “Hermes Eros’a meydan okudu ve onu yendi.” 

O sırada Afrodit kazandığı için Hermes’e sıkıca sarılıyordu. Kurnaz bebek çaktırmadan Afrodit’in korsesini söküyor ve çalıyordu. Zeus bunu görünce kahkahalara boğuldu. Babasının gülmesinden cesaret alan hermes, afrodit’i bıraktı ve babasının oturduğu masadan sandalyenin kenarına yerleştirdiği asasını da çaldı, sonra ise Zeus’un şimşeğine uzanacakken Artemis refleks olarak harekete geçti ama en sonunda bebek fazla sıcak ve ağır olduğuna kanaat getirerek şimşekten uzaklaşıp Afrodit’in korsesi ve Zeus’un asası ile koşmaya başladı. 

Apollon ağzının kenarında bir gülümsemeyle gözlerini devirdi ama Artemis’in ağzı açık kalmıştı. Her şey neredeyse 20 saniye içinde gerçekleşmişti. 

Tanrıça gizlice bebeği takip etmeye karar verdi.   

Çaktırmadan Hermes’i takip etmek göründüğünden daha zordu. Çünkü Artemis onu kaybetmişti. 

Bir küfür mırıldandı ve bulabildiği her köşeye baktı, sepet altlarına bile, ama çocuk hala ortada yoktu.

Dakikalar sonra nefes nefeseydi, gözleri hala küçük bir figür arıyordu saçlarını topuz yaparken. En sonunda koridorun biraz ilerisinden gelen yüksek sesleri duydu. Çocuğu bulma ümidiyle oraya gittiğinde umduğuna kavuştu. 

Hermes yerde oturmuş sulu gözlerle Hephaistos’a bakıyordu, Demirci tanrısı elinde ateş aletlerini tutuyordu ve çocuğa kızıyordu. Hermes’in yine hırsızlık yaptığı ve yakalandığı açıktı. 

“Sen nasıl bir çocuksun böyle!? Kendime lanet okuyacağım şimdi, seni masum sandım ve Apollon’a inanmadım, oysa sen çok yaramaz bir çocuksun!” Diye kızıyordu ona Hephaistos.

Hermes dudaklarını büzüştürmüş onu dinliyordu, olan onca şeyden sonra Artemis çocuğun bir dahi olduğunu biliyordu. Zekası onu korkutuyordu, şu anda aslında hiç üzgün olmadığı belliydi, şirinlik yapıyordu sadece, hephaistos’un onu affedeceğini biliyordu. 

“Özür dilerim abicim… şaka olsun istedim sadece..” dedi yalandan masum bir sesle.

Hephaistos cevap veremedi, çocuğun tatlılığı onu ele geçiriyordu. 

Artemis bu şansı kullandı ve bir anda yanlarına ışınlanıp bebeği yakaladı ve kucağına aldı. “Hop! Yakaladım seni.” Dedi, hem nefes nefeseydi hemde gülüyordu. 

Hermes ciyakladı ve küçük elleri Artemis’in giysisine sarıldı. Artemis Hephaistos ile vedalaştıktan sonra zaman kaybetmeden Arkadya’ya gitti. Kollarındaki bebek her dakika ‘nereye gidiyoruz?’ Diye soruyor Artemis’de her seferinde ‘görürsün’ diye cevaplıyordu. 

Kyllene dağına geldiklerine Hermes artık ortalığı tanımıştı, nereye geldiklerini de anladı. “Annemin çirkin mağarasına mı geldik?” 

Artemis ona sert bir bakış attı, “düzgün konuş! Orda sen doğdun.” Dedi. Hermes yüzünü buruşturdu ve kaşlarını çattı. “Oraya geri dönmem gerekmiyor! Ben Olimpos’ta kendime yer edindim, anneme de.” 

Artemis Kyllene dağında Maia’nın mağarasına doğru yürürken kollarındaki bebeği yerinde tutmaya çalışıyordu, “Annen Olimpos’ta kalmak istemedi. Onu ikna etmeye çalıştım ama istemedi işte. Ailesine ihanet edermiş, öyle dedi.” 

Hermes yine kendisini övmeye başlayınca Artemis çocuğu  dinlememeye başladı ve mağaraya ulaşınca susmasını söyledi. 

İçeriden sesleri duyan Maia, mağaranın girişine koşuşturdu ve oğlunu görünce göz yaşlarına boğuldu, çocuğu Artemis’in kollarından aldı ve sıkıca sarıldı. “Oğlum!” 

Artemis içinde tuttuğu gergin nefesi verdi ve omzunda asılan yayını ve tulunu çıkarıp masaya yerleştirdi. Bu sırada Maia hala oğlunu öpüyor ve sarılıyordu. 

“Sadece bir gün oldu.” Dedi Hermes, ilgiyi sevse bile birazcık bunalmıştı. 

“Hayır! İki gün oldu! Seni en son kollarıma alıp tuttuğumda yeni doğmuştun. Sonra ise bir baktım Phoibos Apollon başında durmuş seni benden alıyordu. Orada emin olmuştum oğlumu bir daha göremeyeceğime. Olimposlular seni ezecekti!” 

Artemis Apollon’un adını duyunca pür dikkatle atlas’ın kızını dinledi. “Kardeşim için özür dilerim, kuzen Maia.” Dedi. 

Maia Hermes’i yere bıraktı ve gözyaşlarını sildi, “sorun değil. Hermes haksızdı! Apollon’un öfkesini anlıyorum.” 

O sırada dışarıdan gülüşmeler ve konuşma sesleri geldi, en sonunda Maia’nın altı kardeşi ortaya çıktı ve Artemis’i görünce duraksadılar sonra gözleri Hermes’i kestirdi ve hepsi bir an kendilerinden geçtiler.

İki saniye sonra altı kardeşte Hermes’in etrafında toplanmış ona sarılıyor ve öpüyordu. 

Merope, Hermes’in altın sarısı saçlarını kokladı, “ayy çilek gibi!” 

Alcyone, çocuğun tombul yanaklarını sıktı, “yemek istiyorum şu yanakları!”

Electra, Hermes’in küçük ellerini kendi elleriyle karşılaştırdı, “bakar mısın şu ellere? Bak ne kadar da küçükler!” 

Maia, Artemis’in yanında oturdu ve kardeşlerinin oğluna gösterdikleri ilgiyi mutlulukla izledi. “Yakında Olimpos’a dönecek olması yüreğimi burkuyor” dedi.

Artemis kafasını duvara yasladı, “En azından gizli saklı yaşamak zorunda değil. Onu gerçekten gölgelerde büyütmek mi isterdin Maia? Güneş olmadan, yapayalnız?”

Maia ilkten cevap vermedi. Elini açtı ve avucundan bir çiçek filizlendi, sonra ise çiçek ile oynamaya başladı. “Olimpos’ta çok iyi bir hayat yaşayacak. Benim ona sunabileceğim en iyi hayattan bin kat daha iyi bir hayat. Ama ne zaman Olimpos’u düşünsem aklıma babam ve dedem geliyor. İçimde bir hasret oluşuyor.” 

 

 


 

 

 

Arkadya’nın ormanlarının içinde, açık ve yemyeşil bir alanda Artemis çimlere uzanıyordu. Rüzgarın hafif esintisi huzurluydu ve orman oldukça sessizdi. 

Hermes ormanda sıska bacaklarıyla koşuşturuyor ve ormandaki hayvanları kovalıyordu. Kahkaha sesleri Artemis’in kulağında yankılanıyordu. 

Çocuğa hayvanları rahat bırakmasını söylemeyi istiyordu ama bunu yapamayacak kadar huzurluydu. Tek isteği biraz kestirmekti.

 


Neredeyse yarım saatlık huzura kavuşmuşken biraz fazla huzurlu olduğunu fark etti. Hermes’in kahkahaları ve ciyaklamaları yoktu. Etrafta korku içinde koşuşturan hayvanlarda. Artemis tek gözünü açtı ve dirseklerinin üzerinde durup etrafa baktı, “Hermes?” Çocuğun tanrı olduğunu biliyordu. Büyük ihtimalle güvendeydi ama ablalık içgüdüleri yinede onu bulmasını söylüyordu.

Yakından gelen melodiyi duyunca ayaklandı ve sese doğru gitti. Etrafta birkaç satir ve orman nimfaları vardı, hepsi oturmuş melodinin geldiği sesi dinliyordu. Artemis sesin geldiği yere kafasını çevirince ikiz kardeşi Apollon’u elinde bir müzik aleti tutarken gördü. Hermes’in ona hediye ettiği Lir’i çalıyordu. Hermes ise Apollon’un yaslandığı ağacın yanında uzanıyor elindeki çimleri parçalarken gözleri hafifçe kapanıp açılıyordu, Hypnos ile çok hararetli bir savaş içindeydi.

Apollon, Python ile olan savaşının hikayesini söylüyor ve yeni edindiği müzik aletiyle de bu sayede alıştırma yapıyordu. Hermes en sonunda tam uykuya dalacakken Apollon Artemis’i gördü ve durdu. “Ah! Kardeşim!” Diye yankılandı sesi. 

Etraftaki canlılar gösteri bittiği için üzgündü ve hayal kırıklığı ile iç çektiler ama  ikiliyi yalnız bırakmak için ortadan kayboldular sırayla. Apollon’un sesiyle Hermes’te yeni daldığı uykusundan uyandı ve gözlerini ovusturdu, kısık gözler ve çatık kaşlarla Artemis’e baktı. 

 

“Apollon, seni Arkadya’ya hangi rüzgar attı?” Dedi Artemis, kollarını kavuşturdu ve ikizine doğru yürüdü. 

Apollon eliyle saçlarını arkaya attı, güneş ışığı onu çok etkileyici bir biçimde öne çıkarıyordu. “Ah, bilirsin işte, normalde buraya çok gelmem ama iki kardeşimi birlikte görünce kaçırmak istemedim.” 

“Kıskandın mı?” Diye sordu Hermes. 

Apollon’un gözleri açıldı ve öksürdü, “ben mi? Kıskanmak mı? Hah! asla küçük kardeş.” 

Artemis Apollon’un karşısına oturdu ve tulunu Apollon’un tulunun yanına koydu. “Delfi de olman gerekmiyor mu?” 

Apollon kaslarını esnetti ve hızlı bir hareketle bebek kardeşini kucağına alıp yanağını cimcirdi. “Belki? Senin düşüncenle tüm günümün orda geçmesi gerekiyor ama hayır. Kendime vakit ayırmam gerek bilirsin ya.” Bu sırada Hermes saldırıya geçmişti ve elleriyle Apollon’un parmaklarını yakalayıp ısırmaya çalışıyordu.  

“Hazır ikimizde boştayken annemizi ziyaret etmek ister misin?” Dedi Artemis. Dogruyu söylemek gerekirse Leto’nun çok lafı geçmişti Maia ile konuşurken ama asla annesini ziyarete gitmemişti. Apollon’unda gitmediğini biliyordu. 

Apollon biraz düşündü ve kucağındaki çocuğu bıraktı, “olur. Ona yeni müzik aletimi göstermek istiyorum. Çok etkilenecek.” 

İkizler üstlerinde ki toprağı temizlediler ve ayağa kalktılar. Tullarını ve yaylarını üzerlerine geçirirken ikiside giysilerini çekiştiren birşey hissetti. Aşağı baktıklarında Hermes büyük gözlerle onlara bakıyordu. “Ben? Beni de alacak mısınız?” 

İkizler birbirlerine baktı, sonra Apollon eğildi ve Hermes’i kucağına aldı. “Neden olmasın. Annem seninle tanışmadı daha. Her şeyin bir ilki olmalı.” Hermes hemen kollarını Apollon’un boynuna doladı ve başını omzuna koydu. 

Apollon, Hermes’i omzunda biraz daha sıkıca tutarak yürümeye başladı. “Hazır olun,” dedi gülümseyerek, “çünkü annemizin misafirperverliği hem tatlı hem yorucudur.”

Artemis kaşını kaldırdı. “Senin anlattıklarına göre annemiz her zaman zarif ve sakin. Yorucu olan kısmı ne olabilir?”

“Benim çocukluğumda bana sürekli yemek yedirmeye çalışmasını mı anlatmamı istersin?” diye karşılık verdi Apollon.

Hermes hemen atıldı: “Ooo! Yemek mi? Ben de geliyorum! Tamda acıkmıştım.”

“İki inek kesip yedin yine doymadın”dedi Artemis, (his greed sickens her/j) 

 


 

 


Yolculuk, Olimpos’un eteklerinden başlayıp deniz kokusunun hafifçe hissedildiği geniş bir ovaya kadar uzandı. Leto’nun yaşadığı yer, çiçeklerin rüzgârla dans ettiği, küçük bir göletin çevresine kurulmuş huzurlu bir bölgeydi. Buraya yaklaştıkça Hermes’in gözleri büyüdü.

 

Leto, kapının önünde belirdiğinde güneş ışığı yüzüne vuruyor, altın rengi saçları neredeyse parlıyordu. Artemis ve Apollon aynı anda “Anne!” diye seslendi.

Leto, kollarını iki yana açtı. Önce Artemis’i, sonra Apollon’u kucakladı. Sonra Hermes’e bakınca durdu, kaşlarını hafifçe çattı. “Ve bu… küçük beyefendi kim?”

“Ben Hermes,” dedi Hermes göğsünü kabartarak, “Maia’nın oğluyum.” 

Leto’nun gözleri açıldı, “..Maia’nın oğlu mu oldu?..” diye fısıldadı kendi kendine.

Apollon gözlerini devirdi. “Ayrıca kendisi bir baş belası,” diye ekledi.

Leto, dudak kenarında beliren hafif bir gülümsemeyle Hermes’e eğildi. “Bakalım seninle baş edebilecek miyim, küçük tanrı.”

İçeri girildiğinde masa çoktan hazırlanmıştı. Leto, üç kardeşe taze ekmek, bal ve incir ikram etti. Hermes incirleri öyle bir hızla bitirdi ki Artemis bile kaşlarını kaldırarak baktı.

“Bu çocuk, gerçekten de aç gözlü mü doğdu?” dedi Apollon, ikinci incirini korumak için tabağını çekerek.

Hermes ağzı doluyken, “Bu… yetenek,” diye mırıldandı.

 





 

Yemek bitince, Apollon çocuk heyecanı ile lirini çıkardı. “Anne, bunu bana Hermes verdi. Kendi yaptığı bir alet.”

Leto’nun gözleri parladı. “Demek ki sadece yaramaz değil, yaratıcı da…”

Hermes hemen araya girdi: “Ayrıca çok hızlı koşarım, çok iyi saklanırım, ve—”

“Ve çok konuşursan tatlıları kaçırırsın,” diye sözünü kesti Artemis, masadaki son inciri alıp ağzına atarak.

Hermes, ablasına dik dik baktı ama sessiz kaldı.

 

 

 

 


O günün geri kalanı, gölet kenarında sohbet, kahkahalar ve Apollon’un lirinden yükselen ezgilerle geçti. Gün batımında Apollon ve Artemis birlikte göletin yanında yürüyordu sessizce. O sırada Leto Hermes’i sorguya çekmiş Maia hakkında sorular soruyordu. 

“Burayı özledin mi?” Diye sordu Artemis.

Apollon parmağının ucuyla elindeki lirden ikide bir nota çalıyordu, biraz düşündükten sonra cevap verdi, “Belki. Delfide olsak daha mutlu olurdum ama. Burasının Olimpos’un bir parçası olduğunu bilmek garip hissettiriyor.” Dedi.

“Daha çok birlikte olmalıyız.” Dedi Artemis, “Arada Arkadya’ya uğra.” 

Apollon gözlerini devirdi, “asıl sen Delfi’ye uğra.”

“Hep ordayım zaten! Sen beni ziyarete gelmiyorsun asıl!”

Apollon kolunu Artemis’in omzunun üzerine attı, “Kardeşim, ışığın ulaştığı her yerde seni izliyorum. Gözüm hep üzerinde.” Dedi ve güldü, sonra ise Artemis’in saçlarına bir öpücük kondurdu. 

“Öyle olsun.” 





Series this work belongs to: