Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Category:
Fandom:
Relationship:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2026-04-03
Words:
4,525
Chapters:
1/1
Kudos:
3
Hits:
56

to the undying lover

Summary:

Selam.

Öncelikle sen bunu okurken belirtmek istiyorum ki mektup yazmada gerçekten berbatım. Beni sakın yargılama.

Evet, artık giriş yapabilirim daha güzel bir şekilde.

Merhaba, Beomgyu.

Bu mektubu okuduğun günün gelmesini hiç istemezdim ama evet, maalesef ki bu noktadayız. Özür dilerim.

Work Text:

Kai, elindeki anahtarı portmantoya astıktan sonra sessizliğin hakim olduğu evde dikkkatlice yürüdü. Eve girdiğinde karşılaştığı sessizlik yatak odasına yaklaştığında yerini hışırtılı bir sese bıraktı. Odaya hemen girmedi, önce kapı pervazına yaslanıp odada olup bitenleri izledi.

Saçları karmakarışık olan Beomgyu, her tarafa saçılmış kıyafetlerin arasında oturuyordu. Hareketleri son bir aydır hiç olmadığı kadar hızlıydı, panikle kıyafetleri teker teker kokluyordu. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, ardı ardına burnunu çekiyordu.

Kai üzüntüyle iç çekerken onun hâlâ kendisinin varlığından habersiz olduğunu biliyordu. Bu yüzden onun karşısına, biraz da mesafe bırakıp yere oturarak dizlerini kendisine çekti. Kollarını da bacaklarının etrafına sardı ve çenesini dizlerine yaslayıp bir süre onu seyretti. Er geç konuşması gerekmişti.

"Ev sahibi aradı, ne zaman daireyi boşaltacağımızı sordu-" Beomgyu, transtan çıkmış gibi Kai'ye baktı hiddetle ve onun sözünü kesti.

"Boşaltmayacağız. Ben kira vermiştim zaten, yetmemiş mi?" Kai sıkıntıyla iç çekti.

"Verdin de... Kira sözleşmesini Taehyun'la yaptığı için artık evin boşaltılmasını istiyor."

Taehyun'un adının geçmesiyle Beomgyu'nun hiddetle bakan gözleri yumuşamıştı. Yeniden ağlamamak için dudağının içini ısırdı.

"Kai, bu evi boşaltamayız. O... Bu yatakta yattı, bu aynaya bakıp saçlarını taradı, o koltukta oturup film izledi, o mutfakta yemek yaptı. Onun bütün izleri bu evdeyken nasıl bırakırım?" Konuşurken bahsettiği şeyleri eliyle göstermeyi ihmal etmemişti. Sonra gözü etrafındaki kıyafetlere çarptı. Gözleri dolmaya başlamıştı.

"Bu kıyafetleri giydi. Ama gitmiş... Kokusu gitmiş, Kai. Bak." Önündeki kazağı Kai'ye uzattı.

Kai, kokunun gitmiş olabileceğini zaten biliyordu. Ama yine de Beomgyu böyle bakarken uzattığı kazağı koklamamak olmazdı. Onaylar gibi kafasını salladı. Beomgyu, onun da koku almadığını anlayınca dolan gözlerinden akan yaşlara engel olamadı.

"Kokusu gitmiş... Yastığındaki de gitmişti zaten. Başka... Başka ne kaldı, Kai? Ne yapacağım ben?" Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı. Her şey yeterince zordu zaten, bari bu konuda tanrı kıyak geçse olmaz mıydı?

Kai, yanağına süzülen birkaç damla yaşla arkadaşını izledi. Bu cehennem daha ne kadar yakacaktı onu? Ne zaman iyileşecekti kalbi, bilmiyordu. O anda aklına kendisine emanet edilen defter geldi. Galiba artık diğer sahibine teslim etme zamanı gelmişti.

Beomgyu'nun hâlâ elleri yüzündeyken sırtındaki çantasını önüne aldı. Bu anın nihayetinde geleceğini bildiği için defteri hep yanında taşımıştı. Defteri çantadan çıkardıktan sonra oturduğu yerde Beomgyu'ya yaklaştı dikkatini çekmek için.

"Beomgyu... Bu kaldı." Beomgyu, ellerini yüzünden indirip önce Kai'nin uzattığı deftere baktı, sonra onun yüzüne. Kai, onun kafasının karıştığını anlamıştı. Bu yüzden konuşmaya devam etti.

"Taehyun, zamanı gelince sana vermem için bu defteri bana emanet etti." Kai'nin başka bir şey demesine gerek kalmamıştı, Beomgyu çölde su bulmuşcasına deftere sarıldı. Gözleri buruk bir mutlulukla parlamıştı. Kai gülümseyip onun karışmış saçlarını düzeltti.

"Ben şimdilik seni yalnız bırakayım, yarın tekrar geleceğim." Sırt çantasının fermuarını kapatıp tekrar sırtına taktı ve ayağa kalktı. Beomgyu da ayaklanmıştı onunla birlikte, sanki dünyalar onun olmuşçasına Kai'ye sarıldı.

"Teşekkür ederim Kai." Kai sadece gülümsemekle yetinmiş, arkasına dönüp gitmişti.

Beomgyu ise elindeki defteri hayattaki en değerli şeymiş gibi okşayarak yatağa oturdu. Defterin ilk sayfasını açtığında okumanın uzun süreceğini anlamıştı.

***

Selam.

Öncelikle sen bunu okurken belirtmek istiyorum ki mektup yazmada gerçekten berbatım. Beni sakın yargılama. 

Evet, artık giriş yapabilirim daha güzel bir şekilde.

Merhaba, Beomgyu.

Bu mektubu okuduğun günün gelmesini hiç istemezdim ama evet, maalesef ki bu noktadayız. Özür dilerim.

Ne için özür dilediğimi soracak olursan, her şey için. Senden sakladığım her şey için. Seni kendimden uzaklaştırdığım her gün için. Bir de muhtemelen mahvolacak bu kağıt için. Şimdiden gözlerim doluyor, üzgünüm.

İlk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun, Beomgyu? Ben Kai dışındakilerle konuşmaya çekiniyordum, ön yargılarım vardı. Ailesinin bırakıp gittiği bir çocukla kim arkadaş olmak ister diye düşünüyordum. Herkesin bu durumla dalga geçeceğini sanıyordum -ki seninle tanışmadan önce bu başıma gelmişti. Kai benimle olan buluşmasına seni çağırdığında bu yüzden sinirlenmiştim. Ama sonra bir şey oldu Beomgyu, sen benim ön yargılarımı kırdın. Bana o güzel parlak gözlerinle baktın. Ses tonun... Ses tonun hala aklımda. Hassas bir camı kırmamak için uğraşır gibi yumuşacık bir tonda benimle konuşuyordun. Ve ben o gün anlamıştım hayatımı değiştireceğini. Nefret ederek uyandığım her güne artık seni göreceğim diye heyecanlı bir şekilde uyanmaya başlayacağımı.

O günden sonra sürekli buluştuk. İlk zamanlar Kai yanımızda oluyordu ama bizim çok yakın olduğumuzu fark edince bizi yalnız bıraktı. Hahahaha seninle her buluşmamızdan sonra beni arayıp "Senin en iyi arkadaşın benim." diye hatırlatma yapmayı da ihmal etmedi tabii ki. O zamanlara bakıyorum da komik geldi şimdi başta seni en yakın arkadaş yerine koyduğumu düşünmesi. Okunması zor biri olduğumu biliyorum ama sana olan hislerim konusunda kendimi ele verdiğimi hissediyordum hep. Çünkü senin beni görebildiğini biliyordum. Tıpkı benim de seni görebildiğim gibi.

Yan yana olduğumuzda gözlerinin içi parlardı hep. Tüm yaralarımı sarmak ister gibi şefkat doluydu gözlerin, beni her zaman güvende hissettirirdin. Birbirine dokunmak için can atıyordu tenlerimiz parmaklarımızın her sürtünüşünde. Bazen fal bakma bahanesiyle elimi tuttuğunda nabzımın nasıl yükseldiğini görmenden utanıyordum. En ufak temasına bile ne kadar aç olduğumu bilmenden utanıyordum. Ama sen bunları her zaman biliyordun.

Sana aşık olduğumu biliyordun, bana aşık olduğunu biliyordum.

Beni ilk öptüğün zamanı hatırlıyor musun? Delicesine yağmur yağıyordu. Tabii ki sen, romantik ruhunu beslemek için benim "üşütürüz" diye söylenmelerime rağmen ellerimden tuttun ve sağa sola sallanarak dans etmeye başladın benimle. Dudaklarında kocaman bir gülümsemeyle önceki gece bana attığın "To The Undying Lover" şarkısını söylüyordun. O an o kadar güzeldin ki seni öpmeyi çok istedim. Ancak daha cesur olup beni öpen sendin.

Dudaklarımız birbirine değdiği an içimde yanan ateşi tanımlayamam. Sanki o an yağmur durmuş, kasvetli hava dağılmış, gökyüzünde güneş pasparlak parıldıyordu. Bana gözlerinle aşkını itiraf ettin o gün. Benim itirafımı da senin anladığına emindim.

Günlerce kaçamak bakışlarla, utangaç gülümsemelerle kurduk iletişimimizi. Aramızdaki elektriğin farkındaydık ama konusunu açmaya cesaret edemedik. Adını koyamadık aramızdakilerin.

Sonra bir gün, Kai bana geldi ve senin ona aramızda geçenleri anlattığını söyledi. Açık konuşmak gerekirse ben çok bariz olduğunu düşündüğüm için anlatma gereği duymamıştım. Bu yüzden Kai alınsa bile beni tanıdığı için çok da üstelememişti. Kai'yi sen de benim kadar tanıyorsun, asla sır tutamaz. Tutmaya yeltense bile gerginlikten bir süre sonra ağzından kaçırır.

Hafta sonu gideceğimiz barda sahne alacak olan arkadaşlarına katılıp sen de birkaç şarkı söyleyecektin. Bana ilk kez aşkını gözlerinle değil, sözlerinle haykıracaktın. Senin planını öğrendiğim anda içimi öyle bir heyecan kapladı ki... O günü iple çekiyordum. Ta ki o talihsiz olay yaşanana kadar...

Hatırlarsan ilk öpüştüğümüz günden sonraki birkaç hafta kas ağrısı çekmiştim. Bunun yağmurda gerçekten de üşüttüğümden kaynaklı olduğunu düşündüm ve fazla irdelemedim. Ancak gün geçtikçe kendime dikkat etmeme rağmen kas ağrım azalmayı bırak, daha da artıyordu. Artık konuşmakta zorlanıyodum, boğazımda bir düğüm var gibiydi. Başım sıklıkla dönüyordu ve gözlerimi bir yere odaklayamıyordum. Bayılacak gibi olduğumu hissettiğimde hastaneye gitmeye karar verdim. Nasıl olsa üşüttüğümdendir diye düşünerek acile gittim. Ama onlar şikayetlerimi dinleyince beni nörolojiye yönlendirdiler, çok şaşırmıştım. Alt tarafı üşütmüştüm, serum verilseydi iyileşirdim. 

Yanılmışım. Sorunun bundan daha da büyük olduğunu tam da senin bana serenat yapacağın günden bir önceki gün öğrendim.

Hastaneye gittiğim o gün doktorun gözleminin yanı sıra tomografiye de girmiştim. Sonuçlarını birkaç gün sonra akşam üstü öğrenmeye gittim. Doktorun bana söylerkenki ifadesini unutamıyorum. Bana acıyordu.

Çünkü ben, hayatımda bir kere bile görmediğim ailemden genetik bir hastalığı almıştım. Yaşım genç olduğu için daha hızlı ilerliyormuş bende. Zaman geçtikçe kaslarımı kontrol etmekte zorluk yaşayacakmışım, konuşmam güçleşecek ve olur olmadık zamanlarda sebepsizce agresyon gösterecekmişim. En önemlisiyse unutacakmışım. Yavaş yavaş her şeyi unutacakmışım ve en sonunda ölecekmişim.

Seninle tanışmadan önce eğer bunu öğrenmiş olsaydım mutlu bile olabilirdim. Yaşamaktan nefret ediyordum, hiçbir amacımın olmadığını hissediyordum.

Ama sen geldin ve hayatımda çok şeyi değiştirdin. Adeta yeniden doğmuştum, artık nefes almamın bir sebebi vardı. Sen benim hayatla aramdaki tek bağım olmuştun.

Bu yüzden kendim için değil, senin için yaşamayı istedim ilk defa ve nasıl iyileşeceğimi sordum. İyileşemeyecektim. İlaçlarla semptomlar azalabilirmiş ama eninde sonunda ölüme yürümekten başka elimde bir çare yoktu.

O gece sabaha kadar ağladım. İnan ki çekeceğim hiçbir ağrı umurumda değildi. Sadece seninle ayrılacak olmaktı beni bu kadar kedere boğan. Tam da her şey yoluna girecekken bunun olması ne acı, değil mi? Sanırım Tanrı benden fazlasıyla nefret ediyor, Beomgyu.

Sonraki gün aydığında bara gelip gözlerine bakmak hiç içimden gelmedi. Bana o gün gelip gelmediğimi sormak için onlarca mesaj attın. Hiçbirine cevap veremedim. Gelip seni bu halimle üzmek istemiyordum ama gelmediğim için de üzülecektin ve muhtemelen hayal kırıklığına uğrayacaktın. Bu yüzden gelmeye karar verdim, her şeyi sonucuna erdirmeliydim.

Akşam oldu. Bitkindim, kıyafetime yeterli özeni göstermeden bara geldim. Kai bana heyecanla gülümsüyordu, sen ise o kadar gergindin ki bana bile zar zor odaklanıyordun. Bu halini sevimli bulsam da içimin burkulmasına engel olamadım.

Bar iyiden iyiye kalabaklaştığında bana kocaman gülümseyerek sahneye, arkadaşlarının yanına çıktın ve hazır olduğunuzda çalmaya başladınız. "Big Love"ı söylerken gözlerin bir an olsun benden ayrılmadı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Aylardır bugünü beklemiştim, nasıl üzülmezdim ki? Ama yapacak bir şey yoktu, bencil olmamam gerekiyordu.

Şarkı bitti, sahnede herkesin gözü önünde bana nasıl aşık olduğunu söyledin. O an tırnaklarımı avcuma kanatırcasına bastırdığımı hatırlıyorum. Ağzımı açıp hiçbir şey söyleyemedim. Sadece kafamı iki yana sallamış, kendimi bardan dışarı atmıştım. Senin hayal kırıklığıyla dolu ifadeni izlemeye daha fazla dayanamadım.

O geceden sonra neredeyse hiç evimden çıkmadım. Derslere de gitmedim, ki gitsem bile ne önemi vardı ki? Zaten ölecektim. Kai ve sen, defalarca beni aradınız, mesajlar gönderdiniz. Hiçbirine bakmadım. Ancak bir süre sonra sen ulaşmayı denemeyi bıraktın. Başarılı olduğumu düşünmüştüm. Benden nefret edecek, başkasına aşık olacaktın. Ben ölsem bile sen hayatına devam edecektin.

Ama öyle olmadı. Birkaç gün sonra kapımı çaldın. Sen olduğunu açınca anladım ve direkt suratına kapattım kapıyı. Sen yine de vazgeçmeyip içeri girmeye çalıştın dakikalarca. Resmen apartmanı inletiyordun. Çok geçmeden komşularım tek tek beni arayıp söylenmeye başlayınca seni eve almak zorunda kaldım. Yine de yüzüne bakamıyordum. O günkü ifadeni göreceğimden korkuyordum.

Sana, seni sevmediğimi söylerken gözlerinden kaçtım adeta. Beni çok iyi tanıyordun, bunun yalan olduğunu pek tabii anlamıştın. Her ne kadar temas etmemek için çabalasam da ellerimi avuçlarının içine aldın, neden böyle yaptığımı sordun. Söyleyemezdim Beomgyu. Ben ölüp gidecektim zaten, giderayak senin de canını yakmaya ne hakkım vardı ki?

Cevap vermeyeceğimi anladığında gözlerimle buluşmaya çalıştı gözlerin bir süre. Ancak sonrasında çaresizce çıkıp gitmiştin. Senin gidişinle içimdeki her şey yıkılmıştı, yerle yeksan olmuştum. Elimden gelen tek şey bu dünyanın adaletsizliğine isyan etmekti.

Yine de hayat bir şekilde devam ediyordu, her ne kadar benimkisi artık sayılı da olsa... Bu kadar devamsızlık yapmam dikkat çekeceği için derslere gitmeye başlamıştım tekrardan. Kai, bana ulaşamadığı için çok kızdı. Ondan bunun için özür dilerken içimden de ona gerçeği anlatmadığım için özür diliyordum. Kai'ye söylersem sen de öğrenirdin çünkü. Seni korumak için biricik arkadaşıma yalan söylemek zorundaydım.

Senden bahis açmaya çalıştığı an ona engel olmuştum ve bu mevzuyu bir daha konuşmayacağımıza dair söz istemiştim. Bu da benim, kendi kalbimi korumak için yaptığım bir hamleydi.

O günden sonra haftalar geçti. Seninle kovalamaca oynuyorduk sanki ama ebe her zaman sendin. Yüzüne hâlâ bakmaya cesaretim yoktu, yine de üstümde gezinen hüzün dolu bakışlarını hissetmemek işten değildi. Bencil olup her şeyi seninle paylaşmamak için zor tutuyordum kendimi böyle zamanlarda. Ama mevzubahis sen olduğun için dayanabiliyordum.

Bir gün okuldan dönerken her zaman bindiğim otobüsü unuttum. Hatırlamakta o kadar zorlandım ki gözlerim yaşlarla doldu bir anda. O gün evime gittiğimde karar verdim, seninle olan tüm anılarımı yazacaktım ki dönüp tekrar tekrar okuyayım. Sabaha kadar seninle geçirdiğim her anı kalınca bir deftere işledim. Kimi yerlerde bulanıklaşsa da zihnim pes etmedim. Seni unutamazdım.

Sonraki günlerde senin bakışlarını üzerimde hiç hissedemedim Beomgyu. Buna sevinmeliydim belki de, hayatına devam ediyor olduğun anlamına gelirdi bu, ancak seni merak etmeden duramıyordum da. Okuldaki arkadaşların tuvalette senin hakkında konuşurken öğrendim aslında hiç de hayatına devam etmediğini. Beni görmek sana kötü geldiği için okula gelmeyi bırakmışsın. Bana aşkını itiraf ettiğin o barda akşamları şarkı söylüyor, geceleri ise kadehin dibine vurup sabahlıyormuşsun. Bu kadar perişan bir hale gelmen, beni de perişan etti ama senin halinden haberdar olsa bile bana söz verdiği için hakkında konuşamayan Kai'nin yanına döndüğümde hiçbir sorun yokmuş gibi bir izlenim vermeye çabaladım. İnanıp inanmadığını bilmiyordum.

Kaslarımdaki ağrı gitgide şiddetini arttırıyordu. Öyle ki bazen hareket etmekte zorlanıyordum bile. Doktor belki azıcık da olsa faydasını görürüm diye magnezyum takviyesi eklemişti ilaçlarıma. Psikolojik olarak kendimi fayda ettiğine inandırmaya çalıştım ama gerçekte hiçbir etkisi olmadığını biliyordum. Dersler bittiğinde derslikten ayrılabilmem dakikalarımı alıyordu. İnanılmaz, değil mi? Benim gibi her daim sporunu yapıp sağlıklı yaşayan biri böyle aciz bir hale düşebiliyordu.

Her ne kadar gizlemek için uğraşsam da Kai bendeki bu değişimleri fark edebiliyordu, bakışlarından hissedebiliyordum. Yine de kararıma saygı duyup sormadı, sabırla ona söyleyeceğim günü bekledi. Bunun için ona çok minnettardım. Açıkçası söyleyip onu üzmeyi istemiyordum, hem de öğrenirse senin de öğreneceğini biliyordum. Ama bazı şeyler elimizde değil, biliyorsun.

Bir gün Kai ile ders çalışmak için okulun yakınında bir kafeye gidiyorduk. Şubat ayında olmamıza olmamıza rağmen sanki bahardaymışız gibi güneş en tepedeydi. Kai'nin yürürken yanımda heyecanla yaz için piknik planları yaptığını hayal meyal hatırlayabiliyorum. Bir anda içimde garip bir his belirdi, nefes almakta zorlandım. Kai'ye cevap veremedim ama gülümsemeye çalıştım. Başım döndü sonra, olduğum yerde kaldım. Ardından olanlar oldu, düştüğüm karanlıktan tekrar ışığa ulaştığımda tahmin ettiğim gibi hastanedeydim. Bayılmıştım.

Kai yanı başımda endişeli gözlerle beni izliyordu. Benden bir açıklama beklediği aşikardı. Konuşamadım, belki de cesaretim yoktu. Haftalardır içimde tuttuğum bu felaketi bir başkasına söylüyor olmak ürkütücü gelmişti.

Benim aksime Kai, susmakla yetinmedi. Konuşurken sesi titriyordu. "Taehyun, senin şimdiye kadar yaptığın her şeyi, aldığın her kararı saygıyla karşıladım. Her zaman yanında oldum. Ama bu seferki... Kabul edilebilir değil," dedi. Kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Özür diledim ama onun istediği özür değildi.

"Böyle bir şeyi benden, bizden nasıl saklayabilirsin? Ne zaman öğrenecektik hasta olduğunu? Öldüğünde mi?"

Aynen böyle söylemişti. Doktorun dışında öleceğimi dile getiren ilk kişi olduğu için bir kelimesini bile unutmamıştım o anın. Ağlamama daha fazla dayanamayıp kollarını sardı vücuduma ama ben sakinleşmeyi geç, aklıma gelenlerle daha çok ağlıyordum. Kai öğrenip bu kadar kızdıysa sen öğrendiğinde ne yapacaktın?

Kai'ye sizi üzmek istemediğim için sakladığımı söyledim ama o, böyle yaparak daha fazla üzüleceğinizi söyledi ve bana, sana anlatmam için söz verdirdi. Yoksa kendisi anlatacakmış.

O gece gelip söyleyemedim sana. Çok halsizdim, ayrıca biraz kafamı toplamaya da ihtiyacım vardı. Aklımda bin türlü senaryo kurdum öğrendiğinde vereceğin tepkiye dair. Saatler sonunda zorla uyuyabildim.

Sonraki gece takıldığın o bara geldim. Sahneni kaçırmış olmalıydım, geldiğimde ücra bir yerde biranı yudumlamakla meşguldün. Beni fark etmedin önce. Fark ettiğinde gözlerinden geçen duyguları tek tek hissettim. Önce şaşkınlık vardı gözlerinde, sonra özlemi gördüm, ve en son yerini öfkeye bıraktı duyguların.

"Eserini izlemeye mi geldin?" dedin bana. Canımı acıtmak istemiştin, biliyorum, başardın da kısmen ama sana asla kızamadım. Çünkü bu halin, gerçekten benim eserimdi. Sen her şeyden habersizdin, yalan değildi söylediğin.

Kai'ye söz verdiğim gibi her şeyi sana anlatmaya gelmiştim. Sen bana öfkeyle -ben biraz da olsa sevgi kırıntısı da görüyordum, ya da öyle görmek istiyordum- bakarken cesaretim kırılmıyor değildi. Ama Kai'nin haklı olduğunu, er geç öğrenmen gerektiğini nihayetinde anlamıştım. Asıl zor kısmı da burasıydı. Beni hâlâ çok sevdiğini her hücremde hissederken nasıl olur da "ben ölüyorum" diyebilirdim?

Belki de öfkene tutunmak istedim o an. Söyleyeceklerimin seni eskiden olduğundan daha az yıpratabileceğini düşündüm. "Sana... Söylemek istediğim bir şey var. Sonra seni bir daha rahatsız etmem." Koca bir yalandı. Aslında artık ömrümün geri kalanını senin yanında geçirmek istiyordum.

Her ne kadar bana öfkeli de olsan galiba birlikte geçen zamanlarımızın hatrına sessiz kaldın ve beni dinlemeye karar verdin. Derin derin nefes aldım sana söyleyebilmek için.

"Ben ölüyorum," dedim. "Hiç tanımadığım ailemden genetik ve ölümcül bir hastalık almışım. Yaşım genç olduğu için daha hızlı ilerliyor." Bunları söylerken yüzüne bakamadım, gözlerimi karşıdaki dans eden çiftlere odakladım ağlamamak için.

Bir süre sustun, sonra hayretle gülmeye başladın. Şaka yaptığımı sanmıştın. Ben de öyle olmasını umuyordum ama o an bile delicesine ağrıyan bacaklarım bir şaka olmadığını hatırlatıyordu.

Dedim ya, önceki gece onlarca senaryo kurmuştum kafamda vereceğin tepkiye dair. Birinde ağlıyordun, birinde bağırıp çağırıyordun, birinde sarılıyordun... Ama hiçbirinde beni orada bırakıp gitmemiştin.

Artık kendimi tutmak zorunda değildim. Ağladım, ağladım ve ağladım. Ağlamaktan başım ağrıdı sonra, tek çarenin uyumak olduğunu düşünüp evime gittim. Seni ve söylediklerimi düşünmeden duramıyordum. Uyuyabilmek için uyku ilacı aldım.

Ertesi sabah kapının alacaklı gibi çalınmasıyla uyandım. Ne olduğunu anlamamıştım, ta ki kapıyı açana dek. Bana öyle ani ve öyle sıkı sarıldın ki, tüm dengem şaşmıştı. Ama kokunu doyasıya içime çekme fırsatını da kaçırmamıştım. Sana en son bu kadar yakın durmamın üstünden haftalar geçmişti ne de olsa. Senin kokunla büyülendiğim için omuzların sarsıla sarsıla ağlamaya başladığını da geç fark etmiştim.

"Dünya neden bu kadar adaletsiz?" Boğuk sesinle kafamın içindekileri dile getirdiğinde içimde bir şeyler kırıldı. Beomgyu, inan ki ben de bunu anlamıyordum. Dünya gerçekten neden bu kadar adaletsiz? İlk defa bu kadar yaşamak isterken neden beni senden koparıyordu?

Sen beni teselli ettin, ben seni teselli ettim. Birbirimizin kollarında yaşadık kederimizi. İkimiz de bir şey diyemedik, çünkü ne faydası olacaktı ki? Zaten ben... Gidecektim.

Artık yanımdan bir saniye bile ayrılmıyordun. Kendi derslerini bırakıp benimle derse giriyordun. Hocalarım senden bıkmıştı ama sen o kadar sevimliydin ki bir şekilde ikna oluyorlardı yanımda olmana. O günleri sonumu düşünmeden yaşayarak geçirdim. Hafif bir burukluk bile olsa kalbimde senin varlığın her şeyi unutturuyordu.

Özür dilerim, ağlamamı durduramadığım için mürekkep biraz dağılıyor. Elimde değil, özür dilerim.

Ben her ne kadar sonumu düşünmemeye çalışsam da sonum bana kendisini hatırlatıyordu. Bacaklarım o kadar çok ağrıyordu ki artık, okula gitmeyi bırakmıştım. Sen de gitmeyip yanımda durmak istedin ama benim için okulu ekmene gönlüm razı olmadı. Hem evimdeydim, ne olabilirdi ki?

Ne olabileceğini maalesef kötü bir şekilde gördüm. Akşam uykumdan uyandığımda yanı başımda duran seni tanıyamadım Beomgyu. İçimi kaplayan panikle düşünmeden hareket ettim ve komodinden aldığım makasla senin kolunu yaraladım. Seni ancak gözlerindeki hayal kırıklığını görmemle tanıdım. Gerisi... Gerisi karanlık.

Korkuyordum artık kendimden. Ben seni, hayatımdaki en önemli insanı hatırlamamıştım. Sana zarar vermiştim. Ya bir daha olsaydı? Ben asıl o zaman yaşayamazdım.

En basit çözüm olarak yine senden uzak kalmayı düşündüm ama olanları ağlayarak anlattığım Kai, bunun sana daha çok zarar vereceğini söyledi. Çözüm olarak odamın her yerine senin fotoğraflarını ufak post-itlerle yapıştırmayı bulduk. Seninle her anımı yazmaya karar verdiğim defterim de her daim başucumda olacaktı.

Sana zarar verdiğim için benden uzak durmandan korkmuştum, dursaydın da haklıydın. Ama sen sakinleşmemi bekleyip tekrar yanımdaki yerini aldın. Bu halime üzüldüğünü biliyordum ama sen hiçbir şey olmamış gibi davranmaya karar vermiştin. Ben de sana ayak uydurdum.

Haftalar geçtikçe göğsüme batan camlar nefes almamı daha da zorlaştırıyordu. Başım daha sık dönmeye başlamıştı. Artık kolumu kaldırmak bile meşakkatli geliyordu. Sonumun yaklaştığını hissediyordum ama gecikmesi için elimden geleni yaptım. Ancak bir gece, nefes alışım öyle kötüleşti ki beni hastaneye götürmene itiraz bile edemedim. Her ne kadar birkaç işlemden sonra eve dönmeyi umsam da dönemedik. Ve ben artık biliyordum, artık gitme vaktiydi.

Ölmeyi beklerken beni yatırdıkları odada devamlı olarak oksijen desteği sağlıyorlar. Hepsinin boşa olduğunu onlar da biliyorlar ama bir şey yapmış olmak için yapıyorlar işte. Canımın acısını daha az hissetmem için sık sık uyutuyorlar bir de. En çok bundan nefret ettim. Zaten ölecektim, bıraksalardı da seni biraz daha görseydim. Gerçi uyumayıp seni gördüğüm zamanlarda beni üzmemek için gülen yüzünün arkasında yatan hüzünlü ifadene bakmak da zor.

Kirpiklerinin her kıpırtısı, dudağının kenarında oluşan her bir çizgi, yanağının içini her ısırışın, gözlerinde oluşan her buğu, saçlarını karıştırıp dağıtman, parmaklarınla tuttuğun her ritim... Hepsinin ne anlama geldiğini artık çok iyi biliyorum. Evet, zihnim artık parlak değil ve seni hatırlamakta zorlandığım birkaç sefer oldu. Ama kalbim, Beomgyu, kalbim seninle ilgili her şeyi, her hissi çok iyi hatırlıyor. Bu yüzdendir ki seni böyle görüyor olmak ölümden beter.

Bu mektubu yazmayı birkaç saat öncesine kadar hiç düşünmemiştim. Belki de ölüp seni bir başına bırakmak zorunda kalacağım gerçeğini ancak kabullenebilmişimdir, bilmiyorum. Kai'den anılarımızı yazdığım defteri istedim, bir sayfa kağıdın yetmeyeceğini biliyordum ve gerçekten yetmedi gördüğün gibi. Benimle ilgilenen hemşire uzanmak yerine oturup bir şeylerle uğraştığımı gördüğünde dinlenmem konusunda ısrar etti. Neyse ki uğraştığım şeyi öğrenince ısrarı çok da uzun sürmemişti. Bana, bize acımış gibiydi.

Şimdi sen, Kai uyuduğumu söyleyip seni biraz dinlenmen için eve gönderdiği için yanımda değilsin. Bu mektubu yazmak için belki de tek ve son fırsatımdı yani. Mektubu yazarken arkada senin bana ilk konuşmaya başladığımız zamanlarda hazırladığın çalma listesi çalıyor. Huzur verici...

Bu mektubu yazma sebebime gelecek olursak.. Benden sana bir şey kalsın istedim, Beomgyu. Ben gidince eşyalarıma benmişim gibi sarılacaksın muhtemelen. Kıyafetlerimde kokumu arayacaksın belki. Bir süre sonra kokum da giderse bu mektuba sığınmanı istedim.

Sesimi bir daha canlı canlı duyamayacaksın ama bu mektup aracılığıyla seninle konuşuyormuşum gibi hissetmeni istedim. Bu dünyadan göçüp gidecek de olsam senin sol yanında sonsuza kadar yaşayacağımı bilmeni istedim. Bu yüzden benimle birlikte ölmeni değil, beni yaşatmanı umut ediyorum. Ancak bu şekilde huzur içinde yatacağım.

Sevgilim... Canım sevgilim, tam şu anda "To The Undying Lover" çalıyor bu cümleleri yazarken. Fazlasıyla ironik değil mi? Seni üzmek istemiyorum ama ağlamama da engel olamıyorum.

Özür dilerim, sana gerçeği daha erken söyleseydim daha fazla vakit geçirebilirdik. Belki ayrılmak daha zor olurdu ama en azından pişmanlık hissetmezdim.

Seninle tanışmadan önce öleceğimi öğrensem mutlu olurdum, demiştim ya hani? Düşününce şimdi de o kadar mutsuz değilim. Sayende bu dünyada her şeyden çok sevilme hissini tattım. Bana en mutlu günlerimi sen yaşattın. Tamam, tanrının adaletine isyan ediyorum ama bir yandan da ölmeden önce seni tanımamı, bu dünyadan sevgisiz ayrılmamamı sağladığı için minnettarım da galiba.

Beomgyu... Bu mektubu burada sonlandırmak zorundayım, çünkü Kai geleceğini haber verdi. Bunları şu an okumanı istemiyorum, ihtiyacın olduğunda okuyacaksın. 

Biricik sevgilim, sen benim hayatımı anlamlı kılan tek mucizeydin. Her bakışında, her gülüşünde bana baharları armağan ettin. Seninle çiçek açtım ve güneşi gördüm. Kalbim öyle bir ısındı ki buzdan kalelerim yok oldu. Sevmeyi, aşık olmayı öğrendim. Hepsi senin sayende, Beomgyu, çok teşekkür ederim.

Kendine çok iyi bak, sevdiğin şeyleri yapmaya devam et. Gülerken suçlu hissetme, sana gülmek çok yakışıyor çünkü. Kafan doluyken yemek yemeyi unutuyorsun hep, öğün atlamamaya dikkat et.

Seni her şeyden çok seven Kang Taehyun

***

Kai, önceki günkü gibi eve anahtarla girdi. Yeniden bir sessizlik hakimdi eve. Yatak odasına girdiğinde Beomgyu'yu yatakta defteri sarılı halde uyurken buldu. Bu, içinde bir mutluluk uyandırmıştı. Beomgyu, kendisi söylemediyse de Kai onun bir aydır uyuyamadığını morarmış göz altlarından anlayabiliyordu.

Taehyun'una ihtiyacı varmış.

Aklında gezinen cümleyle gözleri dolmuştu. En yakın arkadaşını çok özlemişti şimdiden. Beomgyu ile ilgilenirken Taehyun'un varlığını hissediyordu hep. Yaşasaydı muhtemelen Taehyun da gururunu bir kenara bırakıp Kai'den Beomgyu ile ilgilenmesini isterdi.

Beomgyu uzun zaman sonra huzurla uyurken Kai de yere saçılmış kıyafetleri toparladı. Hareket ederken ses çıkarmamaya özen gösteriyordu. Dağılmış eşyaları tekrar yerine koyduktan sonra yere düşmüş olan yorganı da Beomgyu'nun üzerine örttü. Ona son kez bakıp evin geri kalanını toplamaya girişti.

Birkaç saat sonra uyanmıştı Beomgyu. Ensesini kaşıyarak oturma odasına girdiğinde Kai'nin televizyon izlediğini gördü. Onun yanına oturdu, Kai varlığını fark etmişti ama onun konuşmak için hazır olmasını beklediğinden bir süre sessiz kaldılar.

"Yemek... Yedin mi?" Kai, en yakın arkadaşının ölümünden sonra iştahı iyice kapanan Beomgyu'dan bu soruyu beklemiyordu. Şaşkınlıkla yutkundu ve ona döndü.

"Hayır, henüz değil." Beomgyu ona gülümseyip sehpanın üstündeki telefonu eline aldı. 

"O zaman yemek sipariş edelim." Beomgyu uygulamadan yemek için uygun bir şeyler bakarken Kai de buruk bir gülümsemeyle onun hareketlerini izledi.

O mektupta ne yazıyordu, bilmiyordu ama bir günde bile Beomgyu'yu kısmen toparlamış olması harika bir gelişmeydi. Beklendiği gibi Beomgyu'yu en iyi Taehyun tanıyordu, onun sözlerini okumak iyi gelmiş olmalıydı.

Beomgyu, ikisine Taehyun'un favori yemeği olan gukbapı sipariş etmişti. Normalde iyi bir yiyici değildi ama kendi payına düşen kısmı bitirebilmişti. Taehyun'un yerine de yiyordu sanki.

"Evi boşaltalım."

Kai, Beomgyu'nun ona bakmadan söylediği iki kelimeyle afalladı. Kaşlarını kaldırdı şaşkınlıkla, bakışlarını ondan ayırmıyordu ki Beomgyu da bunu hissetmiş gibi ona çevirdi gözlerini. Soğukkanlı duruyordu ama yıllardır arkadaşı olan çocuğun göz bebeklerinde gezinen mağlup ifadeyi görebiliyordu.

Taehyun'un mektubu kesinlikle bir şeyleri değiştirmişti.

***

Eylül ayının daha başındalardı. Normalde üşütecek kadar soğuk değildi hava ama bugün bulutlar, doğalı henüz yarım saat kadar geçen güneşin önünü sanki maske gibi kapatmıştı. Üstüne üstlük neredeyse yere kadar inecek olan sis bulutları da mezarlığın karamsar havasını arttırıyordu.

Beomgyu, dün itibariyle Taehyun'un evini Kai'nin yardımıyla boşaltmıştı. Eşyaların hepsini yardım kuruluşlarına bağışladı, Taehyun da böyle isterdi çünkü, biliyordu.

Sadece tek bir parça kalmıştı: Birbirlerine aşklarını ilk defa dudaklarının buluşmasıyla itiraf ettikleri gün Taehyun'un giydiği hırka.

"Sana bir şey getirdim, Taehyun."

Elini, üzerine geçirdiği gri hırkanın cebine attı ve yıldız deseniyle imzasının kazınmış olduğu metal penayı çıkardı.

"Bunu hatırlıyor musun?"

Taehyun, Beomgyu'nun yatağının üstünde bağdaş kurmuştu. Gözleri sevdiği adamdaydı, karşısında oturan Beomgyu elindeki gitarı çalarken kalbi adeta maratona çıkmış kadar hızlıydı. Hayranlık duymadan edemedi, gitarı bile okşar gibi çalan bu naif adamın kendisini sevmesi mucize gibiydi.

Beomgyu, çaldığı şarkı bittiğinde gözlerini Taehyun'unkilerle buluşturdu. Onun hayran bakışlarıyla karşı karşıya gelmek kalbini ısıtıyordu. Beğendiğini biliyordu, yine de yüzündeki gülümsemeyle sordu.

"Nasıldım?"

Taehyun, aklından geçenleri dürüstçe söylemeli miydi? Gitar çalarken dünyadaki en güzel kişi olduğunu, tekrar tekrar ona aşık olmaktan başka şansı olmadığını anlatmalı mıydı?

Hayır, anlatamazdı. Bu yüzden soruyu duymamış gibi davrandı.

"Ben de gitar çalmayı öğrenmek istiyorum."

Beomgyu onun bu geçiştiren tavrına ses etmedi, ne de olsa kalbinin gürültüsünden anlıyordu ne kadar beğendiğini.

"En son gitar için yaratılmadığını söylüyordun teli koptuğunda."

Taehyun, iki ay önce yaşanan talihsiz kazanın tekrardan gün yüzüne çıkmasıyla yüzüne mahcup bir gülümseme takındı.

"Unutalım onu. Bence çalabilirim, tekrar deneyelim."

Beomgyu, Taehyun'un pes etmeyen ifadesiyle kahkaha attı ve daha önce de yaptığı gibi en başından gitar çalmayı öğretmeye başladı.

Bir saat boyunca gitarla uğraştılar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu bir saat çok da işe yaramamıştı. Eli gitara pek yatkın değildi Taehyun'un. Buna rağmen çabalıyor oluşuna Beomgyu'nun kocaman sırıtması onu hırslandırıyordu.

"Görürsün, bir sonraki ay çalmayı öğreneceğim. Öğrendiğimde de..." Gözünü Beomgyu'nun odasında gezdirerek ödül olarak alabileceği bir şey aradı. En sonunda gözü elindeki penaya takıldı. Zaferle sırıttı. "Bu benim olacak."

Taehyun'un penayı almak için iddiaya ihtiyacı yoktu aslında. Beomgyu zaten ona her şeyini vermeye hazırdı.

"Bu pena bir gün senin olacak, tamam. Ama o günü ben seçeceğim."

Taehyun hangi gün olacağını soracaktı. Ama Beomgyu, tekrardan gitarına dönünce merakını içine sakladı.

"O gün verecektim. Hani sana aşkımı itiraf ettiğim gün." Elinin altındaki toprağı okşadı, tıpkı birkaç ay önce Taehyun'un saçlarını okşadığı gibi. "Sen gidince... Sakladım ben de. Ama artık senin olacak."

Toprakta küçük bir çukur açıp penayı koyduktan sonra tekrardan kapattı. Yüzünde oluşan gülümsemenin aksine gözlerinde yaşlar birikmeye başlamıştı.

"Nasılsın orada? Üşüyor musun? Beni... Özlüyor musun?" Ağlamamak için kendini tutsa da nafileydi. Burnunun ucu sızladı bir an için. "Ben seni çok özlüyorum, Taehyun."

Gözlerinden akan yaşlara artık engel olamıyordu. Görüş alanı bulanıklaşmıştı. "Sensiz nefes almak çok zor. Senden önce nasıl yaşıyordum, hatırlamıyorum bile. Hâlâ sensiz ne yapacağımı bilmiyorum. Elim ayağım hep birbirine dolaşıyor, Taehyun. Sen olsaydın yanımda, ellerimi tutar yol gösterirdin. Yokluğun o kadar canımı acıtıyor ki..."

Elinin tersiyle yanaklarını sildi ama yenilerinin akması da çok sürmemişti. "Sen gittiğinden beri kendimde değildim. Ama mektubunu okuduktan sonra senin için nefes almaya karar verdim. O zaman beni yanına geldiğimde gururla karşılayacaksın, değil mi? Beni izlediğini biliyorum."

"Kai senin adına bana göz kulak oluyor. Biraz üzmüş olabilirim onu, farkında değildim ama. Dedim ya, sadece kendi acımı düşünüyordum. Benim sevgilimsen onun da en yakın arkadaşıydın. Bu gerçeği biraz geç hatırladım, yine de özür dileyemedim. İçime kapanmak yerine onunla vakit geçirerek telafi ediyorum, çünkü ikimizin de birbirimizin omzunu sıvazlamaya ihtiyacı var."

Gökyüzündeki bulutlar iyice karardığında Beomgyu yağmur yağacağını anlamıştı. Tekrar o günü mü yaşıyorlardı? Ama bu sefer dans etmeyi bırak, göz göze bile gelemeyeceklerdi.

Çok sürmemişti tahmin ettiği gibi yağmurun yağmaya başlaması. Cebinden telefonunu çıkardı ve müzik uygulamasını açtı. Bir süredir tek dinlediği Taehyun için hazırladığı listeydi, o listenin sonlarındaki şarkıya dokundu.

To The Undying Lover

Yavaş yavaş yağan yağmurun sesine telefonundan çalan şarkının sesi karışmıştı. Burnuna gelen toprak kokusu biraz olsun huzur veriyordu. Bu sefer şarkıyla beraber dans etmedi. Islanmaya başlayan toprağı tekrardan okşarken eğilip dudaklarını bastırdı. Gözlerini istemsizce kapattı ve Taehyun'un göğsüne yasladığını hayal ettiği başını toprağa yasladı.

Sabahın erken saatlerinde mezarlığa kimse gelmezdi. Her taraf sessizlikle kaplıydı, tek ses Beomgyu'nun telefonuna aitti. Yağmur yeryüzünü arındırırken Beomgyu'nun kalbini ferahlatmayı da es geçmiyordu. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar huzurlu hissetti belki de. Bu yüzdendir ki Taehyun'un hemen yanı başında uyuyakaldı. Açtığı şarkı ise tekrardan başa sarıp duruyordu...